9 Nisan 2012 Pazartesi

Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültürün içinde boğulmak...

Meral Okay, vefat eden eşinin ardından bir yazı yazmış; şimdi kendi vefatının haberini gazetede okurken, haberin altında eşine zamanında yazdığı yazıyı okudum... Yazıyı okuma zamanlamam ironik tabii...

İliklerime kadar duygulandım...

Ne güzel...

Zamanımızda bu kadar güzel ve yoğun yaşanan aşklar olmadığı için de kendi halime/halimize yandım.. Gerçek "o" ile karşılaştığında bile ve aşka sonuna kadar inandığında dahi yaşanan korkular, sorgulamalar, kaçmalar, gurur oyunları... vs vs... aklınıza ne gelirse... ne kadar saçma..  göçüp gidiyorsun işte.. bir gün birdenbire "yok"sun... ve herşeyden yoksun bir şekilde... e ne kalıyor elde avuçta... koca bir hiç.. yaşadıkların yanına kâr ama onları da içinden geldiğince yaşayamadıktan sonra ne değişir ki...

İşte o yazdığı yazının son paragrafı... Söylediği gibi yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültürün içinde yaşıyoruz; ben gerçekten de bu mantalite içindeki insanlardan boğulduğumu hissediyorum... Tanıdığım tanımadığım tüm korkaklara gelsin bu yazı(m)...
.............
Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz’ı turlardık. Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır... Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep... Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz..

EcE

27 Mart 2012 Salı

55'ten geri saymaca...

Hani ayaklar geri geri gider ya... hani hiç gitmek istemezsin bazı kişilere, bazı yerlere... sevmediğinden değil sadece kaçmak istediğinden... birlerinden, bir şeylerden, bir yerlerden... İşte bunlardan bir tanesinden artık kaçamayacağımı anladığım zaman, ani bir karar verip aldım biletimi; ayarladım kalacağım yerimi ve bastım gittim Samsun'a... 

55... Samsun aksanı ile kalın "e" ile okunan 55'e :) gittim... hani 7 yıldır ayaklar geçmişten kaçıyordu ya... çocukluk anılarımdan... babamla olan günlerden... büyüdüğüm mahalleden... oturduğumuz 4 farklı evden..  akrabalardan... yüzleşmelerden... 

Ne çok anlamı varmış dedim kendi kendime ya da ne kadar çok anlam yüklemişim yıllarca (kim bilir belki olduğundan fazla!)... Üç nokta ile biten cümlelerim... artıyor... Samsunla... 

Uçaktan indiğimde idrak edemedim tabii önce... Şehir yabancı geldi çok! Aidiyet hissi ise hiç gelmedi nedense...

Otele yerleştim hemen...ve şöyle bir meydana baktım.


Önce beni masa tenisine başlatan hocamın evine gittim. Yaşları bir hayli ilerlediği için karşımda farklı birilerini bulacağımı biliyordum ama "yaşlılık" gerçeği ile yüzleşmeye hazır değilmişim... Basitçe cümleleştireceğim : "çok kötü oldum". Cam kenarına oturup da aynı soruları 5 dk ara ile cevaplarken, gözüm de bir yandan ilkokul 2 sonrası ve ortaokul yıllarımda lojmanda oturduğumuz evin balkonuna ilişiyordu. Önündeki demirlerin üzerinden atlayıp eve geçerken her seferinde babamın kapıdan geçsene kızım demesini, annemin balkondan seslenip haydi artık Ece yemek hazır gel eve demesini, abimlerin Samsun'a gelişlerinde (kendimi anlayabildiğim ortaokul yıllarımda, abimler üniversitede oldukları için) benimle sürekli uğraşmaları aklıma geldi... Gözlerimin önünden bu anılar geçerken, ben yine aynı sorulara aynı cevapları verdim C. hocama karşı... Cevaplarım hep aynıydı ki zaten.. Hiç değişmemişti aslında.. Her ne kadar ben çok değişmiş olsam da hayatımdaki sorulara cevaplarım aynıydı... 

Ordan çıktım... attım aslında kendimi dışarı... hüzün bastı ve bir kaç göz yaşı gezindi yanakta... lojmanın resmini çektim önünden geçerken ve yola devam ettim... Annemin en yakın arkadaşının evine doğru...Giderken Birtat Pastanesi'nden tatlı aldım tabii ki... 56'larda yavaş yavaş yürüdüm.. Boylu boyunca... İşte o 56'ları, hoşlandığımız erkekleri görebilmek adına boydan boya turladığımız ergenlik zamanları da peşimden benimle geliyordu... sessizce yürüyordu arkamda... 

İlk erkek arkadaşım Ö.'nün evinin önünden geçtim.. Babamın bana, bu durumu öğrendiğinde "her yaşta yaşanması gereken şeyler vardır ve bu çok doğal" deyişini ve benim şaşırma ile karışık rahatlama anımı hatırladım.. Ortaokul 3'teyken ben... Derken yokuşu çıkıp evine geldim N. Teyzenin.. Onunla uzun ve tadı damakta kalan sohbetler ettik, tam hüznü atıyorum derken yaşanan bir diyalog ise aldı götürdü beni... Küçükken ona gittiğimizde hep misafirliğin sonlarına doğru arka odaya geçip uyurdum. Beraber yemek yedikten sonra "Haydi geç yine arka odaya uyu biraz istersen yorgunsundur yoldan geldin" demesin mi N.Teyzecim.. Gözlerim doldu ama yanakta gezinmesine izin vermedim bu sefer su parçacıklarımın...

Sonrasında teyzem, oğlu ve dayımlar ile buluştuk ve beraber akşam yemeği yedik. Herkesin aynı anda bir araya gelmediği belki de nerdeyse o 11-12 sene hiç geçmemiş gibiydi sanki... Akşam dayımlar beni otele bırakıp da yalnız kaldığımda elim defterime gitti ve uzun uzun yazmak istedim.. ama yapmadım.. tadı damakta kalsın, düşmesin kağıda dedim... Neden otelde kaldım derseniz; aslında işte bu zamanlardan sonra sadece kendime kalabilmek, kendimle konuşabilmek içindi sadece.. İyi de etmişim... 

Ertesi gün babama ziyarete gittim... Önce bulamadım onu... aradık bir 15 dk...  kendimi hazırlama süreci oldu öncesinde aslında... Yanıbaşına oturup biraz sohbet ettim... Bir kadeh rakı olsa keşke dedim :) İronik... Dedim akşam senin için içeceğim bir kadeh sen merak etme... Bugün yani Mart ayının 27si onun doğum günü aslında.. Ben de bugün yazıyorum.. Bu da ironik herhalde... Hüzünlendim.. Adabına uygun olsun diye ortaokulda zorla ezberlettikleri ve aklımda kalan 1-2 duadan okudum (babam istemezdi herhalde bunu ama olsun) ve şehre döndük. Döndük derken, abla/anne karışımı bir sevgi beslediğim lise hocam S. ve eşi E. götürdü beni babamın yanına...sağolsunlar.. sonrasında S. ile uzuuuun bir muhabbet sarmalına girdik.. Kah güldük kah hüzünlendik... Sanki hiç o kadar uzun zaman olmamış, zaten hep görüşüyormuş gibi idik... herkes herşeyi zaten biliyor gibi... tat damakta hala...hiç de gitmeyecek zaten biliyorum...ne güzel:)  

Akşamında da kuzen ve eşi ile rakı muhabbeti.. Babama sözümü tuttum.. Ama işte duygusallık, afallama durumu, yorgunluk vs vs..den midir nedir ben bayağı güzel oldum.. "İçelim güzelleşelim"in hakkını verdim... Sonuna kadar:) Kuzenle de yıllarca ertelediğimiz muhabbetlerden dolayı olsa gerek, o kadar çok konuştuk ki, hiç susmadık bütün akşam...

Son günümde de yine akrabalar... biraz deniz havası.. ordan da ver elini havalimanı... 

Pazar akşamı eve girdiğimde bir ağırlık çöktü resmen... Yaşadıklarım biraz ağır geldi sanırsam... Uyku moduna geçiş ile 7 yıldır ertelediğim seyahatimi sonlandırdım... 

Sözüm o ki ertelediğiniz şeyler varsa kesinlikle yapın.. Ben 55'ten geri saymaya başladım.. ertelediklerimi listemden teker teker çıkararak :) 

Ruhu hüzünlendirmek de inanın her zaman kötü değil (miş)...

Bugün hatta, yine ertelediğim başka birşeyi yaptım ama onun detayı da bana kalsın...
 
Özetle, varsa gitmek isteyip gidemediğiniz bir yer, yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler; aramak ya da görmek isteyip de kaçtığınız kişiler, aklınıza ne gelirse... ertelemeyin... bırakmayın yarına... 

İyi geliyor...

P.S. : Günlük gibi oldu bu yazı biliyorum ama yazmak istedim sadece.. ve paylaşmak...
         Resim de kaldığım odadan... gün doğarken ...

8 Mart 2012 Perşembe

Der-Ece-Lendirme Kurumu


Efendim günün önemi ile ilgili bir girizgâh yapacağım ama konuyu sonra yine saptıracağım, algıda sapıtma yaşatacağım size (büyük vaatlerle gelmiyorum baştan söyleyeyim).. Bugün Dünya Kadınlar Günü...  Tüm dünya emekçi kadınlarının kutladığı uluslararası bir gün... (ümüz) ... Kutlu olsun...

Hikayesi ise şöyle : 

8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlar; ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verir. 1910 yılının Ağustos ayında Kopenhag'da 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında, Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak anılması önerisini getirir ve öneri oybirliğiyle kabul edilir.*

Onurlu bir mücadele ile başlayan ve sonrasında her yıl kutlanan kadınlar gününde türlü türlü yazılar yayınlanır, ünlülerle ropörtajlar yapılır, sosyal medyada kutlama mesajları, aman keşke tek gün değil her gün kutlansa geyikleri yapılır, kimilerine çiçekler gönderilir, partiler sokaklarda çiçekler dağıtır vs vs ile 24 saat geçer... Karşı cins (yani bana göre karşı) sadece 24 saat mola verdikleri mesailerine (ki vermeyenler de bir o kadar çok aslında) her zaman yaptıkları tavırlara/şiddete/kötülüklere/ayıplara vs vs kaldıkları yerden devam ederler... 

Biz kadınların ise bu mesailer karşısında tek yapabildiği şey içinden sövmek/kızmak ya da etrafındaki kişilerden yardım istemek (ki bu oran da Türkiye genelinde ciddi olarak çok az) ya da birilerine anlatmak!!!

İşin içler acısı istatistiklerine girmeyeceğim çünkü çok acı...  Bu duruma karşılık şanslı bir yüzdede bulunmama rağmen konuyu biraz saptırıp ironi ile ufak bir gözleme çevireyim :

Düşündüm dedim ki benim erkeklere bu içten kızma/sövme durumlarında yakıştırdığım kelimeler ne acaba... ve direk aklıma şu üç güzel kelime geldi : 

1 numara : Öküz

Bu tip yaşadıklarımda ana replik şu noktaya varıyor : 
- Ben ESER, Ece ESER 
- Öküz ben de, bildiğin öküz
şeklinde ama öküzlük çoktan bitmiş bir eylem olarak karşıma çıktığı için zaten öküzün öküzlükleri ile tanışmış olan ben memnun oldum deyip, sonrasında sineye çekme hareketimi tamamlayıp, arkadaşlarıma derecelendirmesini yaparak anlatıyorum veee kendi kabuğuma çekiliyorum :)))


2 numara: Şerrreffsiz (sessiz harflere bolca vurgu yapılarak)

Bu derecesi genelde münasebet bitmiş ya da bitmesine sebep olan olayın, belli bir süre sonrasında, biraz geç idrak edilmesi veya öğrenilmesi aşamasında kullanılır:) Sessiz harfler iyice vurgulanmalıdır ki yüksek voltajda sinir patlaması yaşanabilsin...

"Bak şerefsize demek öyle yapmış" repliği genelde arkadaşlarla beraberken yanında alkol olduğunda destekli fırlayan nacizane bir kelimeler bütünüdür:)


3 numara hayvannnn (bir nevi genelleme yaparak)  

Bu derecesi ise daha ziyade yaşanılan bir sürü kötü mesailerden, hödüklüklerden, üstüste gelen abidik gubidik olaylardan ya da tavırlardan; yani efendim nasıl oluyor da  yapıyor siz erkegler (MetÜst:),  işte terkedilmelerden, aldatılmalardan, öküzlüklerden, şerefsizliklerden, eşşooğlueşşekliklerden ve akla gelen bilimum tipsiz ve garip yaratıklardan vesaireden sonra cümle içindeki yerini bulur ve de tabii ki genel bir cins ismi kullanılarak öfke kusulur...  

Burda kadın cinsi, karşı cinsin hepsini aynı kefeye, kategoriye doldurmak istediğinden; işte dedim ya bir sürü olay üstüste gelince: "amaaaaaan hepsi aynı şekerim, bildiğin hayvan işte" cümleleri ile süsleyerek çevresindeki arkadaşlarına bir nevi "tecrübeliyim ben bebeğim, sen daha gençsin, anlamazsın, hepsi aynı zaten boşuna üzülme alışırsın" teselli çabası ile son bulur :) 


Haaa bu kadınlar söver, sayar ve sonra ders alır mı ?

Bir sonraki "öküz/şerefsiz/hayvan"a kadar söylenir dururlar... O zamana kadar tekrarlanan dersler sınav heyecanı ile unutulur, kalp çarpıntıları ile rafa kaldırılır... Haa yine ne zamana kadar.. Tabii ki bir sonraki öküzlüğe.. bir sonraki şerefsizliğe ve bir sonraki hayvanlığa kadar...  :P

P.S. : Bu son yazılanların gerçek kişi ya da olaylarla ilgisi yoktur, sadece hayal ürünüdür.. aman kimse üstüne alınmasın... sonra vay ben duymadım vay ben miyim yoksa ama haberim de yoktu demesin :D

Ee bugün bizim günümüz dilediğimiz söyleme hakkına sahibiz ne de olsa :))) Ama bana hergün 8 Mart sanki :D 

İçimden de olsa :P

21 Şubat 2012 Salı

AL-Gı (kını:) çıkarma ....

Oruç Aruoba sevdiğim bir yazardır.. Kelime oyunları açısından da kendinden çok ilham alırım (aldım)!! 

Geçenlerde kitapçıda bir arkadaşıma hediye ararken birden aklıma geldi... Aslında beni bu filozofla tanıştıran üniversiteden bir arkadaşım.. küçük dostum... İlk onun önerisi ile almıştım Oruç Aruoba kitabını ve kitaplarına da devamında doyamadım... Sonrasında o küçük dostumla güzel dostluğumuz, anlamsız muhabbetlerden koptu.. Kulakları çınlasın nerde napıyor bilmiyorum (belki okuyordur şu an.. kim bilir)

Sonrasında tekrar tekrar okudum.... Altını zamanında çizdiğim cümlelere baktım.. Şimdi uyandırdığı hissiyat, götürdüğü düşünceler farklı olunca dedim aslında "Al-Gı" farklı... Artık ne ben o zamanki Eceyim; ne de o, o zamanki kitap... Hatta kesin ne de o, o küçük dostum(dur) artık... 

Yine düşündüm ki algımız ne de hızlı değişiyor aslında... (Bu esnada Yael Naim'den New Soul şarkısı çalıyor.. siz de okurken dinleseniz ya:) 

Algı... AL-dığı ile mutlu... o an... ne aldıysa... o (dur).. 

Algı... mız... biz ne kadar istersek... ne kadar istemezsek... oyun hamuru gibi şekilden şekile... bazen o el yeteneğimiz olduğunu düşünmüyoruz ya işte.. ama aslında hep şekil veren biz değil miyiz yine de?  

Bu akşam sevdiğim bir arkadaşımla rakı muhabbeti yaptım.. O anlattı ben dinledim... Ben anlattım o dinledi... Ama anlattıklarımızı farklı noktalardan anladık belki de.. Biz nasıl AL-dıysak :D Birbirimizi nasıl algıladıysak...Ama ortak noktada buluşuyoruz ki karşılıklı içiyoruz dedim bir yandan da:) Tamam önemli olan bu ama yine de neyi nasıl anladığımız o kadar farklı olabilir ki, insan bunu düşünmeden de edemiyor... Ve o noktada kendini çok yalnız hissediyor ve biraz da "başka"sı oluyor..

Hahahahah yine kafa karışıklığı.. ne güzel :D

Şaka bir yana her yaşadığımız bizi o kadar çabuk adapte ettirtiyor ki başka (....) lara... İçini siz doldurun! Çoğu zaman sorgulmaya bile vaktimiz olmuyor.. Bu neden vs demeden "bu"nun bedelini ödüyor buluyoruz kendimizi... Napalım... Zaman hızlandı... ve hızlanıyor gün geçtikçe.... Ordan oraya... sağdan sola... soldan sağa... aşağıdan yukarıya..
Hızlanıyor....

Algıda seçicilik... İşte anlık seçicilik... Farklılık yaratan kişileri/kıyafetleri/işleri/yemekleri/teknolojiyi ne bileyim kremleri/hardalları ve seni vs vs. sizin aklınıza ne gelirse işte...  seçiyoruz.. bizde o an farklılık yaratanları.....(Büyük Ev Ablukada'nın "lilililerle" adlı şarkısı geldi aklıma:))  

Bunu yaratan/yaradan neyse, kimse; hayatı doğru algılamamızı sağlar hep inşallah :D 

Çok daldan dala atladım yine... ama algı sapıtması yaşıyorum..

E madem öyle Al-Gı-kını çıkarma...da.. sen de...  sus biraz madem... an itibariyle algıda içiciliğin keyfini çıkar :))) diyorum sonra kendi kendime...

Algıda içicilik kafası :D

EcE   

16 Şubat 2012 Perşembe

Çok acayip...

Yazıma başlamadan çok acayip, çok başka ve çok saçma konulardan bahsedeceğimden adım gibi emin(d)im. Çünkü şu ara hayatım çok acayip, çok başka ve çok saçma... Bir ayna olayım da girizgâhıma karşıdan kendime bakarak başlayayım dedim.... 

Önce bir albüm aldım...

30 Aralık... Yahya Dai... Ümit Var Mavi... 

Daha önce yazılarımdan birinde bahsetmiştim ama okumayanlar için tekrar edeyim. Eski mesai arkadaşımın eşidir kendileri. Son zamanlarda özellikle Alt adlı bir mekanda oluyor konserleri. Ona da gittim Ocak ayında.. Keyifli.. Mekan da hiç sıkmıyor insanı.. Kimse üst/üste değil.. Sigara içilmiyor.. Bira ucuz :D Eski arkadaşlarla da karşılaşılıyor arada, hani öyle bir etkisi de var yani..:)

 
Derken bir filme gittim... 

16 Ocak... Zenne... Hayatta insanların yaşadığı ne zorluklar varmış diye düşündüren bir film... İnsan olmanın çok başka olması ve gün geçtikçe, teknoloji geliştikçe, iş dünyasındakiler metamorfoza uğrayıp da yaratıklaştıkça ve garipsediğimiz bir sürü insanla karşılaştıkça... uzaklaştığımız... "Öteki"ni anlamaya tahammül edemediğimiz.. Dinlemediğimiz ama dinliyor gibi yaptığımız... insanlar... başkaları... başkalaşanlar... garipsemeler... Ve de aşkta saçmalamalar...

Sonra bir konsere gittim...

27 Ocak... Büyük Ev Ablukada.. Yapılan işten zevk alma durumuna şahit olma hali.. Keşke bu grubu tanıştırdığım kişi ile konseri seyretseydim dediğim ama yine de çok sevdiğim 55 tayfası ile seyrettiğim konser... Alkolle birleşince iyice hazza dönüşmeler ve tayfa da sağlam içince tabii kopmalar.... 

Derken bir oyuna bilet aldım... 

7 Şubat... Pragma... Seri katilleri anlama içgüdüsü... Asıl dram işlenen suç değil, suçu işlemeye giden yoldur mantığı... Dünyanın en ünlü beş seri katilinin düşüncelerini, inançlarını, hesaplaşmalarını anlatan oyunu Buğra Gülsoy yazmış, yine kendisi yönetiyor. Buğra'yı kızlar (bana söylendiği üzere) dizilerden tanırlar(mış) ama malum baksınlar hatunlar oyunu bir araştırsınlar... Belki dizi izlemekten ibaret olan hayatlarına birşey katar bazı kadınlar... 

Sonrasında aklıma esti bir ülkeye gittim... bilmediğim...

8 Şubat... Rusya...  Soğuk... Kanka... Vodka... 
Moskova ve Saint Petersburg... Eski arkadaşlar... Eğlence.. Gezmece.. Müze.. Dostoyevski'nin Evi... Kasvetli oda beni kitaplarına götürdü.. neden ve nasıl yazdığına.. Üniversitede okuduğum kitaplarındaki satırlara... Anlamak üzerine...

Ve dönüş... -24'ten +5'e.... Algıda sapmaca :)

Ve adaptasyon....

Zor... 

İnsanları anlamak üzerine hepsi edinilmiş deneyimler... Başkalarını anlamak üzerine... 

Ben anlamaya çalışıyorum.. 

Ama benim neyi neden yaptığımı da anlamayan insanlar için söylüyorum : 

İzleyin...
Dinleyin...
Görün...
Gidin... 

Pişman olmazsınız...

Çünkü ben yine olsa yine izlerim.. yine dinlerim...yine görürüm ve yine giderim...   

Siz olmasanız da...

Anlamak için... 

Ve son İstanbul'a dönerken uçakta seyrettiğim "İncir Reçeli" adlı filmden bir müzik ile bitireyim yazıyı... 
(biraz arabesk gelse de bana müzik, film içinde direk içime işledi sözler... ) 




7 Şubat 2012 Salı

Hey dude! What's your deal ? :)

Hani bazen insanların yaptıkları karşısında söyleyecek kelimen kalmaz ya...

Hani öylece sessizce gülersin... içinden...

Ufak ve eğreti duran bir gülümseme ile dudakta... ve şaşırmanın da ötesindedir işte aslında o gülümseme...

İçindeki sinirden dolayı gülersin... yapacak artık birşey olmadığından.. ne tepki vereceğini bilemediğinden...

Söylenenler ile yapılanların birbirinden çok uzak olmasından ve sana bu uzaklığın yakınmış gibi gösterilmeye çalışılmasından...

O yapılanın arkasındaki amacı anlayamadığından... anlamlandıramağından...

İşte o insanlar size söylüyorum...

Olayınız nedir? :) 

EcE

2 Şubat 2012 Perşembe

Nü-ans...

Seneler önce bir arkadaşım beni ekşi sözlüğe şöyle tanımlamıştı : "oku yaydan çıkartan, aynı zamanda evcilliğe, domestizme düşman bir yay kadını"...

Arada sırada biraz kendime kalmak, kendimi dinlemek isteyip de evde vakit geçirmenin keyifli huzurunu yaşamıyor da değilim ama genelinde domestik hayata düşman bir insanım :D Zaten arkadaşlarım bana hep bu enerjiyi nerden buluyorsun derler...  Akşam 11de bir mesaj gelip de Taksim'e bir konsere gittiğimde ya da iş çıkışı üstümü değiştirip Galatasaray maçına uçtuğumda (ki öncesinde bir demlenmece oluyor:) ya da haftaiçi program yaptığımda, maçlarım için memleketimin bir ucuna gittiğimde, haftaiçi içip de ertesi günü sabah 9'da işte hazır ve nazır olduğumda :))

Bilmiyorum valla ben buyum.. Ama benim standardım bu :D 

Normal zamanlarda, bana nasılsın diye sorduğunda arkadaşlarım ya da telefon açtıklarında, iştekiler günlük rutinde sorduklarında; ben hep derim ki: "standart"... kimine göre iyi, kimine göre kötü bu standart kelimesi... yani aslında kapıyı açık bırakıyorsun ya "standart" dediğinde.. Seni iyi tanıyorsa senin standardını bilir tabii ama yine de standart dediğimde insanların garip bakışı ya da gülüşü hoşuma gidiyor :)

Ama şu son 2-3 haftada sorsalar diyeceğim "iyi"... Valla iyi hocam :D Aman dilini ısır, kıçını kaşı diyen büyüklerimi duyar gibiyim:) Standardın üzerinde, öyle acayip, çok yeni birşeyler olmadı belki ama ben öyle hissediyorum nedense. Hani geçenlerde çöpe attım ya kırıklıkları toplayıp (bkz. "Sihirli süpürge... beyin..." yazım); işte belki de ben iyi yanından görüyorum hayatı son haftalarda.. ve ne zaman iyi görmeye başladım iyi şeyler olmaya başladı da...yumurta tavuk hesabı... garip..

Bakınca etrafıma... aslında herkesin hayatı üç aşağı beş yukarı aynı gibi geliyor.. Bu aynılıkta da ufak nüanslar hayatı renklendiriyor ve birbirinden ayırdediyor diye düşünüyorum. Bence yani... İşte bu nüanslar insandan insana değişiyor tabii ama ben hayatımdaki ufak renkliliklerle, nüanslarla şekillenen bir insanım ama bunu aslında direk kendi kendime şekillendirdiğimi görüyorum  her geçen gün... Bunlar da beni motive ediyor :D

Bir film... güzelinde.. bir tiyatro oyunu...

Bir seyahat... uzaklara.. bilmediğin..

Bir uzaklaşma... eskilerden... yenilere doğru... 

Bir konuşma..beklemediğin... bir telefon...hep beklediğin...

Bir tanışma... tesadüf... bir karşılaşma..  istediğin...

Bir mail..edebi...  bir yazı...içine işleyen.. 

Bir rakı muhabbeti.. aile ile..eski dostlarla... yeni insanlarla...

İyi sonuçlar.. işte bile... sporda hatta...


Değiştiriyor... insanı..

Ruh halini... 

Aynı olsak özünde, ufak nüanslar hayatı şekillendiren...

Nüanslarımızın şerefine içelim bu akşam da... Yine bulduk bir sebep :) 

İyi ki varlar...

Bizi biz yapan...nüanslar...nü farklılıklarımız...

Hakkımda

Fotoğrafım
55...Hayalperest...Invisible hand'e inanmayan bir İktisatçı...Pinponcu... Sarı... Kırmızı... Arada da çelişki duvarına işiyor...