31 Aralık 2011 Cumartesi

İki binlerde on birden on ikiye...

Şubat ayında yazdığım bir yazıya baktım şimdi de... Bu yazıyı havaalanında yazmıştım.. ve şu an aynı havaalanında ve aynı yerde ve aynı bilgisayarda ve aynı sandalyede yazıyorum yine...

Yazı ekte...

Yine aynı duyguları besliyorum ve de kendime şaşıyorum... Bir senede insan hiç mi değişmez diye :)

Şaka bir yana iki binin on biri pek iyi geçmedi...
Neler neler yaşanmadı ki...
Hele şu son 6 ay...
Kelimelerin insanın ağzına büyük geldiği ve cümleleştiremediğim olaylar yaşadım...
Sustum... iyi şeyler olmasını bekledim...
Ama olmadı...
On ikiden umudum var...
Hayatı 12'den vurmak üzere bir yolculuk daha öncesinde... umudum var...
Haydi gel yüzümü kara çıkarma artık, utandır beni....
Haydi!!!



28 Aralık 2011 Çarşamba

Closer...

Uyanmanın bir işkence olduğu ve işlerin de inanılmaz yoğun olduğu bir günün ardından, dedim en iyi ne iyi gider (bazılarınızın buzlu viski ya da soğuk bir bira dediğini duyar gibiyim ama değil:) ee spor.. Uzun zamandır düzensiz spor hayatımı düşününce resmen kendimi Sergen Yalçın gibi hissettim :) Hafif göbek, sporda ukalalık ve az antreman yeteri kadar ortak payda bence :)))  
 
Aslında benim spor olayım takım sporları yapmak... Öyle saatlerce koşu bandıymış, bisikletmiş, mekikmiş bana göre değil... Masa tenisi, basketbol, futbol, tenis falan oynayacaksın; bir adrenalin, bir yarış, bir rekabet olacak, iddialaşacaksın... Sporun tadı bence öyle çıkıyor ama neyse konudan sapmayalım hadi... Zaten omzum arıza yapınca ben de zorlamayayım diye maalesef kardiyo ile idare etmeye çalışıyorum son 3 aydır... Çalışıyorum dediysem haftada bir gün ancak gidebiliyorum bu ara.. Bağışıklık sistemim maalesef her hafta 3 gün beni hasta yatırdığı için malum spora da ayıracak çok gün kalmıyor (haftasonu gitmiyorum valla onlar benim özel günlerim, dokunanı yakarım:)  

Şaka bir yana amacım bugün sadece 1 saat kadar kardiyo yapmaktı... Koşu bandının başına geçtim, kulaklığımı taktım... Dizilere falan bakayım dedim koşu bandının ekranından... Sonra bir baktım Moviemax'te "Closer" filmi başlıyor... Hayatımda aynı filmi 2-3 kere seyretmekten zevk alacağım filmler listem vardır... Closer'a da sinemada gitmiş ve ilişki çözümlemelerine bayılmıştım...Geçenlerde aklıma düştü 2. kere izlesem ya dedim ama unuttum gitti.. Birden filmi görünce başladım koşmaya :) haha şaka şaka zamanlaması tam benim koşuya başlama anıma denk geldi. Neyse efendim ben daldım resmen filme.. Film bitene kadar kardiyo yaptım mı 2 saat.. 2 saat büyütülecek birşey değil de filmden farkına varmadım valla zaman nasıl geçti. Filmdeki kıvrak diyaloglar ve ilişkiler konusundaki çarpıcı tespitler yine beni düşündürdü bir hayli akşam akşam... Offf dedim kendi kendime...(Offff : yani anlayacağınız durumu özetlemek istiyorum sadece bu şekilde:)

2. kere seyretmekten çok büyük zevk aldım valla... Sonra bir kaç film aklıma geldi hemen 2. kere seyretsem dediğim... Midnight in Paris, Trainspotting, Inception gibi.. 

Neyse ben bu esnada bu listeyi bir şekillendireyim, siz de filmin en çarpıcı ve de benim çok sevdiğim bir şarkıyı dinleyin (ki normalde müzikte erkek sesi tercihim hiç değildir:)  

İyi dinlemeler... ve geceler... 



 

(Ş) Aş artık...

Bu ara kendimi farklı zamanlarda "yazmak" ve "blog"la ilgili çok düşünür buluyorum. Bir nevi gazete köşe yazarı gibi belirli periyodlarda yazmam gerektiği hissine kapılıyorum ve yaşadıklarımı günlük gibi paylaşmak istiyorum. İçimde birikenleri dışa vurmazsam da gerçekten beynim/yüreğim patlayacak gibi oluyor.

İş/güç sarmalında kendimi çemberin içinde bulup, dışında hissetme sorunsalımı; cümlelerim gibi yaşadığım devrik aşkların bende bıraktığı sorgulamaları ve bunun yarattığı melankoliyi, çevremdekilere sinirlendiğimde, içime atıp susmamı vesaire vesaire sadece yazarak dışa vurup atabildiğimi farkettim. Hatta yazıp paylaşarak mutlu da oluyorum. Sanki düşündüğüm ama söyleyemediğim kelimelerim ve onların cümle içindeki halleri; itiraf edemediğim duygularımı, kızamadığım kişilere/şeylere duyduğum öfkemi ve akabinde onlara aslında söylemek istediklerimi ve aslında hayattaki yanılsamalarımı yazıyorum. Yazdıkça rahatlıyorum, rahatladıkça da daha çok yazasım geliyor.  Bu kısır döngü hoşuma bile gidiyor ne yalan söyleyeyim:)

İlk blog yazımı okudum da şimdi... Blogun adının neden "alacaklılar" olduğuna dair...

Bir hayattan alacaklı olma halim, bir kavgam ve bir isyan durumum var ya.. işte o belki de hiç bitmeyecek... belki aradığımı hiç bulamayacağım... bu hayattaki mutsuz mutluyu oynama rolüm hiç değişmeyecek.. ve evet hayat her geçen gün yaşattıkları ile şaşırtacak beni...


Belki de... Ne bileyim şaşırıyorsa(k) her gün, her an.... hayat aslında bu(dur)... belki de beklentilerin dışında ve kontrol etmeye çalışılanların haricinde yaşanıyor hep gerçeklik... belki de şaşırmamak lazım... gülüp geçmeyi bilmek lazım.. gül.. geç... gül(g)eç olmak...

Çünkü hayat hep yaşayamadıklarımız(mış) gibi geliyor.. ama aslında özünde bildiğin hayat "budur" be abi... Eee hayat bi (dur) da demek istiyor insan bazen biliyorum o ayrı ama yine de şaşı bak ama şaşırma artık be Ece diyorum :)

Aş bunları... 

Sanırsam yazdıkça biraz olsun aşıyorum.. "şaşma"larımı azaltarak...

İşte bu yüzden bu blog var...

22 Aralık 2011 Perşembe

2005...

Akşam akşam aklıma düştü...
Paylaşayım dedim.. bilmeyenler için...

http://arsiv.sabah.com.tr/2005/12/11/uluc.html

19 Aralık 2011 Pazartesi

Kırmızı pazartesi...

Şu an oturduğum eve taşınmadan önce evi gezmeye geldiğimizde, ev resmen inşaat halindeydi.. Yeni ev sanmayın, evin içinden bahsediyorum sadece! 

Neyse efendim annemin gel zaman git zaman Ortaköy'de edindiği ahbapları sayesinde bu evin kiralık olduğunu öğrendiğimizde; ev sahibi ile tanışıp, evi görmek için geldiğimizde 3 şeyi çok net hatırlıyorum : birincisi, deli gibi yağmur yağıyordu; ikincisi, ev sahibi çok kibar bir adamdı ve üçüncüsü de ev dökülüyordu!! 

Annem başından beri evin tadilatı bitince güzel olacağını, büyük bir ciddiyetle savunduğundan, beni ikna etmek için de yapmadığını bırakmadı. Ben de bir önceki evimin çok küçük olması, mevsimlerden kış olması ve eski ev sahibimin çirkefliği yüzünden bir an önce ev bulmak istediğimden peki dedim. Peki dediğimde misal banyo sadece tuğlalardan ibaret idi :) Neyse ev sahibimi ilk gördüğümde aldığım elektrik ile evin güzel olacağını düşündüm ki hakkını yiyemem sonu güzel bitti ve bana çok da yardımcı oldu bu süreçte. 

Bu arada bir ara konuşurken bana alt komşumdan bahsetti, tam bir İstanbul hanımefendisi olduğunu, tek başına yaşadığını ve de kesinlikle tanışmam gerektiğini söyledi. İlk başta korkmuştum valla, malum bana gelen giden çok arkadaşım olur; geç saatlere kadar rakı sofraları, maç muhabbetleri vs... Dedim gürültü ile ilgili kesin sorun olacak!!  Neyse sonra tanışmaya indim. O kadar zarif bir duruşu, tavrı ve konuşması vardı ki, o an ev sahibimin bana ne demek istediğini ve benim de çok şanslı olduğumu anlamıştım ne yalan söyleyeyim!

O gün bu gündür, sürekli telefonlaşır ve birbirimize ziyarete gider geliriz. Bir şeye ihtiyacı olsun olmasın beni arar, hal hatır sorar; ben canım sıkkın olunca ya da bir görmek isteyince ona uğrarım ve bana bir Campari ikram eder genelde... beraber içeriz.. kendisi 70'lerinin sonunda...

Tek bildiğim tatlıdan yani "Tiramisu" yapınca ben, ona da birkaç dilim götürürüm, o da aynı şekilde hazırladığı yiyeceklerden bana getirir. 

Düşünüyorum da ağızda güzel tat bırakan bir aromalı kahve ya da likör gibi bizim arkadaşlığımız!

Bu akşam da eve girerken bir ağırlık vardı üstümde.. hafta sonu yorgunluğu vs... tam üst kilidi açtım ve anahtarı alt kilide sokacakken dedim uğramam gerek; malum görüşmedik ne zamandır. Kapıyı çaldım. Davetsiz misafir olarak gittim bugün aslında ama yine de o beni gördüğünde yüzünde beliren hoş bir tebessümle, bana kapıda hoşgeldin deyince benim enerjim yerine geldi valla. 

Garip ama çok değerli bir dostluğumuz var aslında... Yeri geliyor kitap konuşuyoruz, yeri geliyor ilişkilerden...yeri geliyor basitçe dedikodu yapıyoruz :) Kendini evinde hissetmek tabiri vardır ya.. işte ben kendimi çok rahat hissediyorum onun yanında... Kendim oluyorum... Rollerimden sıyrılıyorum... 

Komşum gibi, yanında iyi hissettiğim insanların yanına gidiyorum artık...

Beni iyi hissettiren mekanları tercih ediyorum... 

Keyif veren müzikler dinliyorum... 

Ağzımın tadına yaraşacak yemekler yiyorum...

Bana iyi gelenlerle, bana iyi gelen içkilerden içiyorum... 

O zaman bir Pazartesi akşamı Yael Naim eşliğinde komşumla bir kadeh Campari içiyorsam keyfime diyecek olmaz sanırsam :)  

Yanımızda da... :)

18 Aralık 2011 Pazar

Tesadüfler...

İlginç tesadüflerle geçen bir hafta oldu...
Güzel sonuçlarına inşallah :)

15 Aralık 2011 Perşembe

Blog önerisi...

Keyifli bir site... keyifli bir insan orası da belli..
Çizdiklerinin yanına, dudakta tebessüm bırakan şarkılar da yapıştırıyor...
Tavsiye ederim.. 
 
cokabook.blogspot.com

Bu şarkılardan bir tanesini de siz buyrun...


Hakkımda

Fotoğrafım
55...Hayalperest...Invisible hand'e inanmayan bir İktisatçı...Pinponcu... Sarı... Kırmızı... Arada da çelişki duvarına işiyor...