22 Nisan 2011 Cuma

"Üç"ün "Bir"i

Metin Üstündağ'ın  "Bir şeyde veya bir yerde ikilemde kalıyorsanız, sonuçta üçün birini alırsınız" diye bir cümlesi vardır... Sanırsam hayatımdaki birçok konunun özetidir bu cümle:)

Bir diğer çeşitlemesi de "Üçün birini seçerken bile ikileme düşüyorum" cümlesidir. Kararsız olmak gerçekten de çok yorucu, ne diyeyim...


Bunların üzerine de aklıma bir arkadaşımın "hem genç, hem güzel, hem de bu gece olmaz" deyişi geldi:) Hepsi bir arada olmaz boşuna uğraşmaa yani demişti devamında da.. Ee tamam zaten ben de hepsi olsun demiyorum:)

Nitekim, hayatta hiç üçün ikisini aldım mı acaba diye düşündüm:)) Tamam 3'te 3 yapayım diye bir iddiam yok ama yine de biraz olsun istediklerimde mutlak çoğunluğu yakalayayım...1,6'ya da razıyım :D  

3 ve 1 numaralarının bahsi geçince uzun zamandır 3.1 dinlemediğimi hatta Malt'ın Deprem şarkısını da dinlemediğimi ve özlediğimi hatırladım.. Konudan konuya atladığıma göre diyeceksiniz yine kafan mı karışık... yine sorgulamalara mı daldın... yine beynin mi uyuşuk...yine çelişki çemberinde misin yine yine yine...  
Diyeceğim o ki evet :)  yine yine yine...
Ve hep dedim ya zaten : "ben bu melankoliyi seviyorum galiba"... 
Bununla mutlu olmasını öğreneceğim inşallah... 
Eee öğrenmemek ayıp artık bu saatten sonra, yaşadığım hayata...



15 Nisan 2011 Cuma

Beni bu güzel havalar mahvetti...

Yine uzun zamandır yazmadığımı farkettim...
Gel-git dönemlerimdeyim... Bu da beni hırçın ve aynı zamanda maymun iştahlı yapıyor.
Herşeyden hemen sıkılıyorum. Gittiğim bir yerde bir saatten fazla oturamıyorum, iş yerinde herşey üzerime geliyor gibi oluyor, spor yaparken sıkılıyorum, eve gidesim geliyor hemen... eve gidince hemen uyuyasım, uyanınca hemen evden çıkasım, işe gidince bir an önce saatin 6 olmasını isteyip kendimi dışarı atasım, işten sonra spora gidesim, spordan da hemen eve gidesim geliyor. Bu döngü daha ne kadar devam edecek bilemiyorum...

Bahar mı geldi ne :)
Yoksa beni bu güzel havalar mı mahvetti...

Bu durumu havalar ile açıklamak da bir kaçış aslında belki...

Daha derinlerde birşeyler olabilir mi acaba diyorum kendi kendime..
Hayat mı beni yoruyor, yoksa daha ziyade ben mi kendimi yoruyorum..

Düşün düşüüüüün çoktur işin :D

6 Şubat 2011 Pazar

Paris güncelerimden...

Sene 2004... 

Türkiye’de okuduğumdan daha çok Turkçe kitap okumaya başlamıştım. Dile duyduğum özlemden mi? Hayır. Tam olarak kendimi başka hikayelerin içinde kahraman olarak görmek  istememdendi. Bu hayattaki rolümden sıkılmıştım. Aslında beni sıkan hayalkırıklıklarıydı. Belki başka serüvenlerde, başka yerlerde, başka zamanda karışık bir cinayeti çözen dedektifin başarısıyla tatmin olabilir; en güzel, en zor aşkları yaşayabilir; hic gidemeyeceğimi düşündüğüm uzak memleketleri görebilirdim. Bu yüzden kaybolup gidebiliyordum uzaklara, çok uzaklara... En güzeli  de bu değil mi? “Uzak”lara...Gidebilmek... İşte, başka dilde okuyunca aynı kurguyu oluşturamıyor, uzaklaşamıyor, “ben”i yakalayamıyordum. Bu durum, en zor ve en yoğun zamanlarımda bile beni kitapların orta yerinde yanılsamalarımla yaşattı. Yaşatmasına da izin veriyorum hala! Hayata karşı bir duruş mu(dur)? Belki de bitmedi(m) daha?
           
            Bazen bir mekana takılırsınız, zamanı anlamlı kılan o mekandır; bazen de zamana takılırsınız, mekanı anlamlı kılan o zamandır. Peki ya kelimeler..im..iz..? Zaman ve mekan arasında mekik dokur. Mekanı mı, zamanı  mı şımartır? Benim kelimelerim mekan kaygılı zaman yanlısı...
           
            Yıldırım gibi düştüm geceyarısına bugün! Korkunç bir rüyayla uyandım. Babamın gözlerinin güzel yeşilini gördüm, gülümsüyordu... Zayıflamıştı çok, beyaz fanilası  üzerinde.. Bir fotoğrafın içindeydi ama hareket ediyordu ve biz maalesef duyamıyorduk. Arkasından konuşur gibi kadının biri “Çok da çökmüş son zamanlariında " dedi. Kadına çok sinirlendim, suratının ortasına vurmak geldi içimden . Onun hareket edip  konuştuğunu sadece ben görebiliyordum, annem bir kenarda susmuş oturuyordu. Hayır hiç de  çökmemişti diye bağıracakken o arasıra maviye çalan hüzünlü yeşil gözlerine hapsoldum birden Bana uzunca baktı.. Kilitlenip kalmıştım.. Elimi uzatıyor ama dokunamıyordum.. Ağlayarak uyandım! Yatağımdan kalktım, bir bardak su içtim. Yeniden uyumaya korktum. Onu düşlerimde kötü görmeye korktum. En güzel rüyalarda görmeliydim, hakettiği güzelliklerle.. Dalmışım, elimde son okuduğum romanımla... 

            Sabah kalkamadım gitmedim okula. İşe başladığınızda bu lüksün olmayacağını bilerek sevinirken, diğer yandan da artık sınavlara girecek kadar öğrenci hissetmiyor ve bir an önce okulun bitmesini istiyordum.   Her zaman olduğu gibi çelişkilerin adamı olmaktan kurtulamıyordum. Aynı şekilde bazen kendimi çok güçlü hissediyor, beni yıkamayanların daha da güçlendirdiğini düşünüyor; sonra aptal bir şarkının birine takılıp ağlamaya başlıyor ve kendimi depresyonun orta yerinde buluyordum. Bu “gel-git” canımı sıkmaya başlamıştı. Aslında çelişkinin kendisiydim, çelişkinin ortasına işeyen de bendim... Kin olmasa da sanırım sinirliydim ona karşı... Giderken yaptıklarından ötürü olsa gerek!!! Suratım asıldı...  Aynada kaşları çatık kırmızı saçlı ben olmayan biri belirdi birden. Sonra birden günahkar yeşilin yüzümdeki yansımasını gördüm sandım. İçim ürperdi ve dedim ki kendi kendime :  

            Günahkâr yeşilin yansımasıydı
                        gözüme çarpan bakışlarında

            Bense nefretimin rengini yüzüme sürmüş
                        baktım gözlerine

            Nerden bilsindi aslında
                        yıldırım gibi düştüğümü yüreğine

            Ne(r)den bilsindi
                       soğumaya yüz tutmuş yüreği......
                                                           16.Ocak 2004
                                                                  Paris

            Birini  özler gibi değil ama hayatımın bir yerini yaşamamış gibi içim sızlıyor!!! (Murathan Mungan, “Üç Aynalı Kırık Oda”)
           


2 Şubat 2011 Çarşamba

Yollara dair...

Her yolculuğumda derin düşünceler sarar beni... Yola çıkmanın, hele de yalnızsan eğer, kendi özünde bir hesaplaşma problematiği oluyor... kendi içinde yani... ve sorna dışına da yansıyor tabi... uzun ve düşünceli bakışlar... kafadan geçen bir sürü anlamlı anlamsız düşünceler...her seferinde yapılan ve uygulanmayan planlar... "Nerden gelip nereye gidiyorsun ey yolcu" sendromu diyorum ben buna:) Biraz uzun bir sendrom ismi oldu ama ben kendim bizzat hayatı komplike hale getirmeyi sevdiğim için, keşfettiğim sendromum da böyle olsun bırakın!

Küçüklüğümden beri Türkiye'de ve Avrupa'da birçok yere seyahat ettim ve hala da sıklıkla ediyorum. Farkettim ki, arada aynı yerlere gitsen de yolculuk nedense sıradanlaşmıyor hiç. Belki de sadece bana öyle geliyor. Ama misal her Fransa'ya gidişim farklı duygular uyandırmıştır. Bu Ankara için de geçerli. Tamam hepimiz Ankara'nın İstanbul'a dönüşünü seviyoruz ama yine de giderken garip ama farklı bir düşünceler hortumuna dalıp savruluyorum ben. dedim ya belki de bende bir gariplik var. Aslında ben melankoliyi seviyorum :) Yolculuklarda da eğer ki yalnızsan hep bir melankoli vardır bence. Biraz hayatına dışardan bakma durumu yaratıyor, çünkü o vasıtada belli bir süre içinde olmak zorundasın, her ne kadar yola çıkmayı sen istemiş olsan da yolculuk kısmı biraz da zorunluluktur özünde. Asıl istenen gittiğin yer ya da gideceğin kişidir.. Arası sadece bir zorunluluk, bir geçiş... İşte o geçişte kendi kendime kaldığımda, birden melankoli basar bana.. Puslu bakışlar yapışır suratıma... Nedenli niçinli sorular sömürmeye başlar beynimi...Yaşanmışlıklardan arda kalanlar gelir aklıma.. vs vs...

İşin garip yanı da nedir aslında biliyor musunuz, yol bittiğinde kavuşulmak istenen yere ya da kişiye ulaşıldığında, bu melankoliyi sanki hiç yaşamamış gibi hayatı bıraktığın yerden devralırsın. Bir sonraki yolculuğa kadar...

İnsanoğlu garip yahu... ya da ben sadece :)

28 Aralık 2010 Salı

Fikrimin ince dövüşü...


Fight Club filmi cekileli tam 11 sene olmus... Dile kolay 1999... Valla soylemesi bile zor :)
Yine seyrettim ve yine ilk kez seyrediyor gibi beynim duvara carpti; hatta sagdan sola ve de solda saga farkli açılarla ve acılarla savruldu. (İngilizce karakter yazınca "acilarla" oldu ; aslinda ben önce açı demek istemiştim ama farkettim ki acı da demek oluyor, bir nevi kelime oyunu yapmisim farkinda olmayarak dedim okuyucuyu yaniltmaya gerek yok, Türkçe karaktere geri döndüm). Halbuki neden İngilizce karakter yazıyormuşum o da ayrı bir konu ya birden onu da farkettim:) Neyse konumuza dönelim...
Farkında olmak...
Düşünüyorum da aslında hiçbirşeyin farkında değiliz...
Farkındaymışız gibi yapıyoruz...
Gündelik koşuşturmalarda -miş gibi yaptığımız o kadar çok şey var ki...
"Öteki"yi anlıyormuşuz gibi yapıyoruz
Başkalarını düşünüyormuşuz gibi...
İşlerin doğrularını biliyormuşuz gibi...
Her konuda fikir sahibiymişiz gibi...
Mutluymuşuz gibi... vesaire vesaire...
Aslında tek düşündüğümüz : "daha az ile daha çok" elde etmek...
Bir nevi iktisattaki Pareto Optimum'unu zorluyoruz insanoğlu olarak :)
Dövüş Klübü yine beni dağıttı özetle, anlayacağınız üzere...
Şu an fikirlerim dövüşüyor aralarında.. Sereserpe... Keşke galibi olsa...
Neden insan elindekilerle mutlu olmaz ve hep daha fazlasını ister?
Cevabını bulan bana da söyler mi?

EcE

11 Aralık 2010 Cumartesi

Eksilmek...

"İnsan ada değildir, bütün de değildir.
Tek başına, anakaranın bir parçası, okyanusun bir damlasıdır.
Bir kum tanesi bile alıp götürse deniz, küçülür kıta.
Sanki kaybolan bir burunmuş, dostlarının ya da senin yurdunmuş gibi ;
Bir insanın ölümüyle eksilirim ben,
Çünkü bir parçasıyım insanlığın;
İşte bu yüzden hiç sorma çanların kimin için çaldığını,
Çanlar senin için çalıyor..."

John Donne ne güzel yazmış...

Ben 2003'te çok eksildim.. 14 Ağustos 2003'te...

Seni çok özlüyorum Baba... Çok...

Hava sogukken...


Hava kapali olunca benim canim disari cikmak hic istemiyor. Depresif olmaya yatkin bunyem; hava sartlarini firsat bilip, mizmiz ruh haline gomulup, abur cubur yiyip, televizyonun ve bilgisayarin hapsinden kendini kurtarmak istemeden miskinlik yapiyor.

Bu sartlar altinda diger olasiliklari da oneri olarak soyle siralayabilirim :

- Battaniye esliginde Friends DVD'si konulur ve kefiyle seyredilir (daha once 15-20 kere seyredilmis olsa da)
- Polisiye kitap alinir ve yatakta okunur (tam Ahmet Umit havasi :) Yaninda kahve de eslik edebilir... Ederse guzel olur hatta :D
- Eve arkadas davet edilir ve bilimum oyunlar oynanir (Tabu, King, Okey ...)
- Uyunur.. (gayet acik ve net)
- Film seyredilir (lutfen perdeleri de cekiniz ki iyice sinema havasina girin)
- Temizlik yapilir (madem evdesiniz, haydi biraz hareket... eee tabi usenmeyenler icin... cunku bana gore hic degil:)
- Özel hayata girmeyecegim :)

Ya aslinda ne cok sey varmis evde kotu havada yapilacak!! Birden bunlarin neden hicbirini yapmadigimi sorguladim. Hemen DVD secmeye gidiyorum... Haydi sizlere iyi haftasonlari ve iyi miskinlikler.. Hangi secenegi kendinize uygun gorurseniz tabi onunla :)

-

Hakkımda

Fotoğrafım
55...Hayalperest...Invisible hand'e inanmayan bir İktisatçı...Pinponcu... Sarı... Kırmızı... Arada da çelişki duvarına işiyor...