17 Eylül 2014 Çarşamba

Katma değerli mutsuzluklarımız!!!

O kadar çok yazasım var ki.. ama kelimeler sarhoş olmuş ayakta duramıyor şu ara.. sağa sola savruluyorlar..


İş odaklı yaşamaktan sıkıldım azizim.. hayat akıp geçiyor ve neleri ıskaladığımı bile düşünmeye vaktim yok.. hayalini bile kuramıyorum...


Her yeni gün bir hikaye buluyorum aslında azizim, bunu muhakkak bloga yazayım diyorum.. Sonra unutuyorum, toz bulutu olup uçup gidiyor azizim.. Önemsizmiş diyorum ama aslında önemli olduğunu da biliyorum... o an...  her yeni gün farklı örnekler, farklı deneyimler, çıkarımlar yazayım diyorum ama tüketmeye dayalı hayatımız 24 saat geçmeden bu hikayelerimi de uçuruyor...


Tek tesellim bu tip durumları başkalarının da yaşıyor olduğunu bilmek ama sistem başkalarının hayatlarının mutsuzluğu ya da mutluluğu üzerine kurulduğu için sonra diyorum Ece kendine gel..


Kendine gel.. ne güzel bir tabir :) ama önce insanın gerçekten de kendini tanıması lazım ki kendine gelsin, nereye döneceğini bilsin :) hahah geyik yapıyorum depresife bağlamayacağım :D


Hayatta yapmayı istediğim şeylere daha az vakit ayırıyor olmak sadece beni mutsuz ediyor..


Sadece söylemek istediğim basitçe bu.. bunun bana ne katkısı var derseniz de haklısınız çünkü yok.. evet yok.. bir fayda amacım yok sadece paylaşmak bu akşam istediğim...


Hani işte bazı kalıplaşmış cümleler var ya.. farklı yapmaya çalıştığımız (sözde) ama aslında herkesin bunu yapmaya çalıştığı (klişe olan)..  Birşeyleri daha farklı yapmaya çalışıyoruz ya hani, "öteki"den farklı... rakipten...  "what can we do differently?":) ah ah azizim ah bu "value proposition"lar , bu "we are here to help you" falan yalan dolanları içinde daha ne kadar dolanacağız biz! bu opportunity cost değerlendirmesi içinde neyi neye feda ettiğimizin hesabı ile karlı çıkmaya çalışan bizler ne zavallıyız aslında :)


"What can I do sometimes" demek geliyor içimden azizim aslında ama bilsen içim neler diyor ama dil çaresiz (Cem Yılmaz tabiri ile)... Orhan Veli ise buna kelimeler kifayetsiz diyor..daha afili bir şekilde...  bense sadece ah ah azizim diyebiliyorum...


Bir kadeh daha içeyim bari.... 

15 Haziran 2014 Pazar

T.E.

Babaların gömleğinin cebi olur ya hep.. Benim babamın gömleğinde hep vardı.. ya alışveriş listesi, ya spor toto tahminleri ya da yapılacaklar listesi olurdu...


Babam ve Oğlum filmi vardı bugün eve geldiğimizde.. Annem onu seyrediyordu.. 3.kere ağlamayacağım dedim ama öyle vuruyor ki bam tellerine.. kaçışın yok..


Yine ağladım ama filmde daha önce hatırlamadığım bir replik oldu... "Çocuklar babalarını hep hatırlamak istedikleri gibi hatırlarlar" ..


Dikkat etmemişim..Ama farkettim ki ben gerçekten de öyle hatırlıyorum..


Sadece başkaları tarafından bunu duymak insana garip geliyor.. Hissettiğini başkalarınn cümleleştirmesi..


Ama yine de...


Ve yine de...


Ben dedikleri gibi seni hep güzel hatırlıyorum..  Deavmındaki cümlelerim bana kalsın... zaten hep güzeller...


Cadı kızın...


E.E.C....  

9 Haziran 2014 Pazartesi

(T)AŞINMA....

2003 yılının Eylül ayında,  babamı uğurladıktan çok kısa bir süre sonra, Paris'e gitmiştim.. Bilenler çok iyi bilir..

2005 yılının Mart ayında döndüğümde, İstanbul'da bir evim olmadığı için, Ankara'ya aile ocağına geri dönmüştüm.. İstanbul'da da kısa süreli olarak 6 sene boyunca dili olsa da anlatsa tadındaki GSÜ Kız Konukevi'nde kalıyordum. Ordaki eşyalarımı toplamak ile başlayan geçmişe anlam yükleme ve hüzün, yıllar geçtikçe azalsa da bugün hala devam ediyor...

2005 yılının Ağustos'unda ilk evimi Mecidiyeköy'de açarken 2+1'in içine sıkışmış, rutubeti bedenime işlemiş birinci kat dairemde çok uzun kalamadım..  Bina, ben diyeyim 20, sen de 30 yıllık idi...

2006 yılının Mayıs ayında Bomonti'ye giriş katına taşındım...ve taşındığım gün ilk yaptığım iş Digiturk'ü bağlatmak olmuştu, malum evden gayrı önemli olan taşınılan gün Galatasaray - Beşiktaş maçının olması  idi.. 2007'nin yine Mayıs ayında anılarda her daim kalacak bir şampiyonluk kazandığımızda evin uğurlu olduğunu düşünmüştüm ama sonra farkettim ki ev ben diyeyim 70, sen de 80 yıllık gibiydi.. Bir araştırdım,  apartman 1926 yılında inşa edilmiş bir taş bina imiş.. Eee taşınma vakti gelmiş geçiyormuş....

2007 yılının Eylül ayında sıfırdan bir yola girip, Ortaköy'de 1+1 bir eve ciddi paralar bayılarak taşınmıştım.. 17 basamak ile 1. kata dönerek çıkılan bir çakma apartman katı... HSBC'ye sabahları evin önünden servise binip 10 dk'da gitmenin dayanılmaz keyfini sürdüm.. Vicdansız ev sahibim yan dairede oturuyordu.. Tepe Mobilya ve IKEA ana başlıklı hayat bilgisi dersinden pekiyi ile geçmiştim.. Ev uzun ince bir yol misali yukarı doğru 5 kat idi ama yine bina ben diyeyim 20, sen de 30 yıllık idi..

Evin küçüklüğü basınca üzerime; annemin, yeni tabirle "networking"i sayesinde Ortaköy'ün yüncüsü Ahmet Amca ile muhabbetinden Ortaköy Taşbasamak Sokağa doğru taşınmama sebep olması kısmetten başka birşey değildi :) Ama yine giriş katına inmiştim.. Yine düşmüştüm.. Bir İstanbul beyefendisi ev sahibim Orhan Amca ve İstanbul hanımefendisi alt komşum Gülsen Teyze (hakkında hangi sıfatı kullanacağımı bilemediğim büyük insan) "kısmet"in bir gerçeklik olduğunu kabul etmeme sebep olmuştu...


2012 yılının Kasım ayında, acısı tatlısı kocaman 4 sene sonrasında, yine bana, ruhuma, yaşadıklarıma küçük gelen Ortaklar Apartmanından, bir arkadaş vesilesi ile transfer olduğum Hareket Sitesi'nde hayatımda hareket hiç eksik olmadı ve hayatımın yarısını bulup evlendim..

Bina yine ben diyeyim 30, sen de 40 yıllık.. Asansör yok ama ilk kez yüksek katlara çıkmıştım ve gururlu idim.. Yükseliyordum...


2014 yılının Haziran ayı... Kaldı 3 gün.. Sarıyer simalarına doğru yeni yolculuk.. Bina 3 yıllık ve kat 1.. Yeni başlangıçlara doğru.. bakalım nelere gebe olacak bu yolculuk :) Neyse ki diğer yarım yanımda..

Her bir taşınmada ayrı bir hikayem var.. her bir kombi ile kişisel bağım, her bir tesisat ile didişmem ve her bir boyacı ile renk kavgam var.. Eşyalara anlam yüklememeye çalışsam da insanın parçası oluyor kimileri.. ama bir yandan da ev değiştirirken atıp da sıfırdan başlama hissiyatı da vermiyor değil...

Ne düşünerek başladım yine nerelere vardı yazı.. Fonda yine MALT var.. Kadehim yine dolu...Eşyalar ve mekanlar değişse de bazı şeyler değişmiyor galiba :D

7 Mart 2014 Cuma

Normalize et, çembere gir, sıkışıp kal... ma!!


Zaman müsade ettiğinde durum değerlendirmesi yaparım!..
Arkadaşlara, yaşadığımız gerçekliklere, zorluklara, kolaylıklara, iş yaşam fırsatlarına vs vs dair...
Ve bakıyorum da o kadar saçma bir sarmal içindeyiz ki... Çembere girmişiz dönüp duruyoruz..
Dayatılan işin gerekliliği; beyaz yakalı hayatın olmazsa olmazları içinde o kadar çok boğuluyoruz ki... O kadar normalize edip aslında kayboluyoruz ki...
Uzun lafın kısası hesabı "uzun concon hayatın kısa rituellerini" yaşıyoruz .. Ne yazık hayatlarımız var...
Mahallede büyümüş iyi eğitimli, memur zihniyetli kobaylar olarak site hayatına zorlanmış fırsatçı elitleri oynuyoruz...
Kadınların ayakkabı çantaları ile erkeklerin saat ve arabaları üzerine kurulmuş semt siteleri çerçevesinde fiktif muhabbetler..
Kaçmak lazım azizim!!
Siyasetin amiyane tabirle (ki güzel anlatan) bokunun çıktığı bu düzenden kaçmak, gitmek lazim.. Ama bu kaçmak birşey yapmamak değil, ne yapacağını bilememek çaresizliğini de beraberinde getiriyor, bonus olarak...
O bakış..
O dudak büküş..
Tutunmak için çareler bulma güdüsü : çocuk.. olmazsa hobi; olmazsa spor; olmaza çiçek; olmazsa kedi; olmazsa böcek olmazsa patchwork (alegorik olarak yamalı iş :) asıl iş değil de işte kırpıp biçip bir bütün haline gelmeye çalışan güdülerimiz :D
Güzel insanlarla küçük bir mekanda yaşayıp kaliteli ve iyi vakit geçirme arzusu ! ya da moda kelime ile "keyifli":)
Kimde yok ki?
Etrafımızda kimde yok?!! Ki!!!
Ama nerdeyiz!!
Hala burda..
X Kafede
Y Alışveriş merkezinde
Concon restoranlarda
Kapalı ortam, herkesin birbirini süzdüğü gym'de
Olmadı Bostancı ya da Bebek sahilinde
2 saatliğine Ağva'da..
Hisar'da kahvaltıda
...
Normalize ettiğimiz mekanlarda..
Napıyoruz allah aşkına!!!


Bir Yeni Türkü şarkısı iyi gider azizim sona !
Başka türlü birşey benim istediğim...

11 Şubat 2014 Salı

Kalmak mı zor, gitmek mi zor!

Bu aralar çok az yazar ama çok sık sesli ya da sessiz konuşur oldum.


Kendi dünyam içinde düşüncelerimi kağıda dökmek yerine; daha interaktif olanı, arkadaş, eş, dost sohbetlerini tercih ediyor ya da düşünce balonlarının içinde kendimi havada uçuyor buluyorum. Aslında sebep sonuç ilişkisi içinde (belki de!) daha az kitap okuyor olmamdan da kaynaklanıyor diyebiliriz..


Bu aralar çokça konuştuğumuz konulardan biri de buralardan gitmek..  Her beyaz yakalının birçok kere düşündüğü ama büyük çoğunluğun hiç aksiyon dahi almadığı bir olgu bu. Geçenlerde Skype'tan Samsun'dan bir arkadaşımla konuşurken "Yahu siz nasıl tahammül ediyorsunuz İstanbul'daki hayata" deyince hepimiz gitmek istiyoruz bakma işler güçler vs dediğimde "Tabii tabii hep böyle dersiniz ama hiçbiriniz de ordan ayrılmazsınız" dedi.


Bir laf/cümle neden klişe olur diye düşündüm sonra.. Gerçek yahu işte klişe mlişe.. Sonra #beyazyakalı hashtag'i ile esprili yazılan bir maniyi okudum, akabinde ekşi sözlükte İstanbul'a iş görüşmesine gelen İzmirli bir gencin yazdıklarını ve yine ekşi sözlükte "iş hayatı" başlıklı bir yazıyı... İnsan bu tip yazıları her okuduğunda kendinden birşeyler mi bulur ya!.


Aslında, Paris'ten döndükten sonra her ne kadar travmatik bir dönem geçirmiş olsam da İstanbul'a 1997 yılında aşık olmuştum ben.. İstemeyerek geldiğim İstanbul'a tek aşinalığım, babamın üniversite anıları ve Yalova'ya halamın yazlığına geldiğimizde 2-3 günlüğüne gittiğimiz Ethem Efendi ve Bağdat Caddesi idi. Hep uzak, hep ürkütücü gelirdi İstanbul. Adı bile ağza kocaman geliyordu sanki!..  Fakat daha sonra kopamayacağımı sandığım bir yer oldu bu koca şehir.. Her ne kadar bir yerlerde yaşamış olsam da, yaşayacak olsam da döneceğim nokta yine İstanbul olacak gibi gelirdi. İnsan halbuki nelerden vazgeçiyor hayatta.. şöyle etraflıca bir düşününce...


İşte bu aşkın sonunu yaşıyorum artık.. 16 yıllık aşkım galiba bitmek üzere.. Çünkü  İstanbul kendinden nefret ettirmek içi elinden geleni yapmaya devam ediyor.. Her geçen zaman daha da uzaklaştığımı hissediyorum bu şehre.  Bu yorucu şehirde normalleştirdiğimiz hayatlarımıza şöyle uzaktan bakıyorum da, başkalaşıyoruz her geçen gün...


Daha iyi evlerde oturmak, daha iyi kazanmak, daha çok tatil yapmak ve daha az çalışmak, daha az insanla görüşmek, daha sağlıklı yaşamak, daha az politika ile ilgilenmek, daha çok kendini düşünmek, daha steril bir hayat sürmek, daha az stres adına klişe hobiler edinmek, daha ile başlayan binlerce olgu...


Hep "daha.. nokta nokta...." istiyoruz... Hiç mutlu olmuyoruz.. Mutsuzluğumuzu "daha"lar üzerine kuruyoruz ve bir illüzyonu yaşıyoruz. Mutlu gibi görünmek istiyoruz ama kocaman bir yanılsama yaşıyoruz.. Mutsuz mutluyu oynuyoruz...


Ne için? Klişelerin içine gömülmüşüz farkında değiliz..


Kabuktan biraz çıkmak için belki de İstanbul'dan çıkmak lazım.. Kendini götürdükten sonra ne değişir demiş ya şair,  iyi demiş ama İstanbul da bu kafaca kaçma işini bayağı bir zorlaştırıyor be Can Baba!.. Yardımcı olsa halbuki biraz belki biz de aşkımızı devam ettireceğiz.. Ama nafile..


Gitmek mi zor kalmak mı zor..  Sabah saat çaldığında sürekli bastığımız "ertele" tuşu gibi, istediğimiz hayatı erteliyoruz sürekli.. Klişelere boğulduğumuz bu uyku bir şekilde tatlı geliyor...


Ama galiba artık uyanmak lazım :)

11 Nisan 2013 Perşembe

Kutuplaştıramadıklarından mısın?

Bu futbol kutuplaşmalarından, "öteki"nden nefret etmelerden, başkalarının başarısızlığından mutlu olmalardan, kendi bu düzenin içinde değilmiş gibi soyutlanmalardan, saygısızca yapılan yorumlardan sıkıldım artık!!!   
 
Sporda taraf olmak tatlı bir aidiyet duygusunu içinde barındırsa da son zamanlarda gittikçe yoğunlaşan kutuplaşmanın, bu aidiyet duygusunu nerelere taşıyacağını ciddi bir şekilde merak ediyorum ve yapılan tartışmaları da hayretler içinde izliyorum.  
 
2005 yılından başlayarak spor ve özellikle futbol çevrelerinin içine aktif olarak girip çıkmaya başladıktan sonra ve de akabinde 2007 yılının Ağustos ayında çok kısa süren, amatör ruhla yapmış olduğum futbol yorumculuğum zamanında (ki spor yorumculuğu değil, malum sadece konu futboldu) nasıl bir illüzyonun içinde olduğumuzu anladığımda; artık arkadaşlımla inatçı tartışmalar yapmaktan vazgeçmiştim.
 
Daha ortada program yokken ve biz sadece programın içeriğini oluştururken, şöyle bir söylemle yola çıkmak istemiştik: Kapalıdan çıkıp stüdyoya giden, hiçbir hocanın istifasını istemeyen, hakeme itiraz etmeyen ve futbolcuyu/hakemi değil futbolu izleyen, skor tabelasına daha sonra bakan, sabit bir doğruya inanmayan, futbolun endüstrileşmesine karşı duran,  kulüp yöneticileri ile değil futbolun ruhu ile içli dışlı bir futbol programı olsun... istemiştik...
 
Cümleleştirince ne kadar da güzel duruyordu ancak program devam ettikçe biz yine bu söylemden uzaklaşmamız gerektiğini anlamaya başladık; çünkü polemikler/küfürler/bağırış çağırışlar olmadığından, ağızdan nefret kokan tükürükler fışkırmadığından/birbirimize laf sokmadığımızdan vs vs program tutmadı ve de 3 ay geçmeden bitti.
 
Bilenler bilir.. Taraftarı olduğum Galatasaray'ın renklerine aşkımın en büyük sebebi babamdır.. Babam, sıkı bir Galatasaray taraftarı olmasının yanı sıra spor ile iç içe bir adam olmuştu hep. Diğer kulüplerin maçlarını da seyreder, Spor Toto'sunu oynar, bize de tahminler yaptırır, diğer branşlarla ilgili istatistiki bilgiler verir, hikayeler anlatır, Olimpiyatları TRT'nin verdiği oranda takip eder, tenis maçlarını kaçırmadan seyreder, tartışırdı...vs vs..  
 
Sporun ahlakını ben babamdan öğrendim. Centilmenliği, hoşgörüyü, yenildiğin zaman kabullenmeyi, yendiğinde sevincini abartmadan, saygı çerçevesinde yaşamayı ben önce babamdan öğrendim.
 
Saçma TV programları ve yazılı basın ile artık zerre ilgilenmiyorum. İnsanların zamanlarını bu safsatalar ile çalma hakkını gören, bundan beslenen, buna enerjisi olan ve müsaade eden insanlardan biri olmak istemediğim için.
 
Şimdi sosyal medyadaki tartışmalara, sadece başkaları ile değil ben kendi takımımla ilgili sevindiğimde ya da üzüldüğümde (eğitim seviyesine bakılmaksızın) söylenen,  yazılan çizilenlere bakıyorum da...  Ben bunların içinde de olmak istemiyorum.  Sadece futbolda değil, diğer profesyonel&amatör branşlarda hatta masa tenisi maçlarımda bile bu nefretin, saygısızlığın içinde olmak istemiyorum.. Kulüp yöneticileri konusuna hiç girmek dahi istemiyorum...
 
Ben yine sadece Metin Oktay anıları dinlemek, kadınlar grubumuz ile halı sahaya gidip ter atıp bunun sadece bir oyun olduğunu hatırlamak, stada sevdiğim arkadaşlarımla gidip eğlenmek, rakip takım taraftarı arkadaşlarımla evde maç seyredip bira içmek,  sadece kendi takımım için tezahürat yapmak, parçalı formamı giyip elimi kalbime koymak, gol atınca tanımadığım insanlarla omuz omuza sıçramak, galip gelince sevinmek ve abimleri aramak, yenilince de iyi oynamadık napalım önümüzdeki maçlara bakacağız artık demek ve kendi renklerimle ilgilenmek istiyorum. 
 
 
Bu sistemin içinde gittikçe birbirimizden uzaklaştıktan; Fairplay adı altında söylenenlerin, isminin afili olmasından öteye geçememesinden, sporla ilgili sakin ve saygı çerçevesinde konuşamamaktan, "öteki"ni dinlemedikten ve anlamadıktan, insanları renklerine göre kategorize edip faşistlik yapıp ona göre davrandıktan, futbolu eğlenip beraber rakıları tokuşturup konuşamadıktan sonra amiyane tabirle yemişim futbolu!!
 
Sadece sosyal medyada 2 yorum yazıp "öteki"ne laf sokmak adına, ağzınızdan nefret kokan salyalarınızı akıtmak ile tatmin oluyor iseniz... sizin yolunuz açık olsun...
 
Babama ve Metin Oktay'a da burdan selam olsun...

2 Nisan 2013 Salı

İyi ile başlayan cümleler...

En son yazı yazdığım tarih 13 Ekim...miş..
Yalan da söyleyemiyorsun tabii, belgelerle konuşuyor blog...
Kayıt altındasın her daim..
Hangi sitelere girmişsin..
Kıyafet harcamaların toplam harcamalarının yüzde kaçı olmuş..
Bu mekana gelmeyeli kaç ay olmuş
En son yediğin trafik cezası şu tarihte
Eeeeee-devlet var artık..
Sadece zihnimde/kalbimde kayıtlara geçenlere gelince.. 
Özetle.. 13 Ekimden beri neler oldu neler olmadı..

- Kalp yeniden hızlı atmaya başladı :)
- Daha az kitap ve dergi okundu :(
- Yeni eve taşınıldı ve istenen eşyalar alındı :)
- Kilo verilemedi, veresiye mantığı ile daha da alındı :( 
- Saçlar iyice uzadı :)
- Stres çizelgesi üst bandını geçti :(
- Masa tenisi yapılan tek spor oldu :) :( ona da ne kadar vakit ayrılırsa tabii..
- Uyku istek/kalite bandı iyice açıldı :) :(
 
İlk madde haricinde (ki bu çok güzel bir duygu imiş :)  kendime neredeyse hiç vakit ayıramadığımı fark ettim .Tamam aşk meşk işleri hepsine yeter biliyorum ancak hayatta yapmak istediklerimden yavaş yavaş uzaklaştığımı hissediyorum.
 
Bunu tabii ki en büyük sorumlusu iş.. daha doğrusu yeni iş.. Yeni düzene, yeni ortama, sektöre alışmaya çalışmak.. farklı beklentiler, dinamikler..   Yeni insanlar, yeni iş yapış biçimler, yeni patron :)
 

"Zaman algısını değiştiren ne kadar da çok parametre varmış" diye diye şaşırırken ben, zaman gittikçe uzaklaşarak el sallıyor bana...gittikçe küçülen silüeti gözlerimin önünden kayıyor.  Sanki ben bir yerlerde duruyorum ve tüm hayat akıp gidiyor...
 
İstanbul da bu akışkan hayatın devinimini artırıyor sağ olsun.. Biraz olsun kolaylaştırayım yok..  ama İstanbul işte adı üstünde zor şehir.. Ne kalabiliyorsun ne de gidebiliyorsun girdabına sokulmuş hissediyorum çokça.. bu aralar.. kalbimi çok önceleri çalan İstanbul'da..
 
İstek parantezinde huzur/para şokomel fonksiyonu benim kafamı karıştırıyor artık.. Çözümü olmayan çelişkiler yumağında dolanıp duruyorum sanırsam.. Belki de işler güçler hep böyle şeyler. Zaten aksi olsa adına iş/güç demezlerdi belki kim bilir:)
 
Her ne kadar yorgun argın olsam da..
İstanbul beni yorsa da..
Stres katsayım direnç noktasını aşsa da
Daha az kitap okusam da 
Ve zaman benden kaçsa da iyi ki o var diyorum...
Cümlelerimi hep iyi ile başlatan adam...   
İyi ki var...

Hakkımda

Fotoğrafım
55...Hayalperest...Invisible hand'e inanmayan bir İktisatçı...Pinponcu... Sarı... Kırmızı... Arada da çelişki duvarına işiyor...